‘Diz ketine mala min!’

Atatürk’den sonra, Kürtlere karşı ilk “topyekün savaş“ sürecini, Cumhurbaşkanı Turgut Özal başlatıyordu. Özal, dönemin yalaka, yalama kalemlerin deyimiyle, “vizyonlu“ biriydi. Aceleci ve sabırsızdı.

Kürt sorununu da, hemen bitirmek istiyordu. Kürtleri ezip, harabeye dönüştürülmüş, harabelerine birer baykuş tünemiş aile ocaklarına, incir dikerek…

Ama, barbarlığın evrensel tarihinde ışıldanmasını istediği eserlerinin, hemen bilinmesini istemiyordu.

Bu amaçla, 1990 yılında, gazete yöneticilerini Çankaya Köşkü’nde toplayıp “vatan hizmet tertibinden, Kürtlere karşı topyekün, ama kanlı bir harekat başlatılacağını“ duyuruyor, bu arada basından “vatan sever bir fedakarlık“ beklediğini söylüyordu:

Harekatın hiddet ve şiddeti nedeniyle, Kürtler “mağdur gösterilmemli, acındırılmamalı“ idi.

Tabii ki, “hörmetli“ basının bu hizmeti, karşılıksız kalmayacaktı. Devlet, bu fedakarlığı basında bazı vergileri indirecek, kağıdı, mürekkebi de ucuzlatacaktı.

Patronların ağzı tatlanmıştı. Hemen ertesi gün işe başladılar. Sayfaları, haber yerine Kürtlere sövgü ve aşağılamalarla doldurmaya başladılar. Mehmet Barlas ve Oktay Ekşi gibi kaşar kalemler “hainleri tanıyalım“ başlıklı yazılarını döşemeye giriştiler.

Bu arada, Alaettin Çakıcı, Yeşil, Abdullah Çatlı namlı mafya şefleri ve kiralık katillerle takviyeli özel polis birlikleriyle, Barbarlığın evrensel tarihine “90’lı yıllar“ başlığıyla geçen icraatlerine başladılar.

Köylüler evlerinden alınıp işkenceden sonra katlediliyor, kaçırılmışların cesetleri asit doldurulmuş kuyulara atılarak, kışla arazilerine gömülerek kaybediliyor, köyler yangına veriliyordu.

Kürdistan yangın yeri, yollar göç kervanlarıyla doluydu. İnsanların pek çoğu, yola düşmüş nereye ve ne yapacağını bilemeden yürüyordu. Şırnak’tan kopan göç kafilesi, Güney Kürdistan sınırında, Türk savaş uçaklarının hücumuna uğruyor, katledilenler için mezar kazıldıktan sonra, kalanlar yola devam ediyorlardı.

Göç, salt bir bölgeden değildi. Yangına boğulmuş Kürdistan, ayağa kalkmış can havliyle bir yerelere varma cehdine düşmüştü…

Aklime Hanas da bunlardan biriydi. Liceli, gencecik bir kadındı, o. Köyünü terk etmişti. Bağı, bostan, bahçesi geride kalmıştı. Kediciği de…

Köyü, köyle birlikte evi, evin odasında gelinliğinin sandığı, sandığa kilitli mahremiyeti, duvarlara sinik hayalleri yangında kalmış, yanıyordu.

Ailesiyle gide gide Amed’e vardı. Oraya yerleştiler.

Ancak bu zulüm manzaralarına, daha sonra harabe edilmiş şehirleri de eklemelerine rağmen Kürtleri yenemediler. Belki canlarını acıttılar, ama Kürtler şimdi daha güçlü. Düne oranla, nihai hedeflerine daha yakın.

Öldürmenin diliyle konuşanların bildikleri bir gerçek daha var: Barbarca darbeleri, yıldırmadı, yıldırmıyor Kürtleri.

Yıllar sonra, gün ışığına çıkan Aklime Hanas örneğinde olduğu gibi, direngenliği kavileşmiş liderler yarattılar, zulüm çarklarıyla. Akime Hanas da yıllar sonra ortaya çıktığında, artık o ürkek bakışlı eski Aklime değildi. Korkuyu yenmişlerden bir nine ve direnen Kürdistan’ın bir parçasıydı. Başında, Kürdistan dağlarının kereng (kenger) sakızı aklığındaki kıtanı (laçık) ile Amed sokaklarında, göstericilerin en önündeydi. Amed, Wan ve Mêrdîn Belediye Başkanlıklarını gasp eden Türk diktatörlüğünü kahrediyor, dünyaya haykırıyordu:

“Diz ketinê mala me!..”

Aklime Hanas’ın sesi, hırsız ve gaspçının sefaletini duyuruyordu, dünyaya. Yenilmeyenlerin zulümkardan korkmadığını bağırıyordu:

“Ez Kurdim, ez hemê, ez li virame.“

Aklime Hanas, Kürt ulusal direnişinin yer yüzünde yankılanan avazıdır. Yenilmeyen ve katiline meydan okuyan bir milletin sesi…

Ekleyecek sözüm yok, benim. Ulusal ruh ölmüyor, zulüm darbeleri altında. Tersine çelikleşiyor…

Ahmet Kahraman

Kaynak: Yeni Özgür Politika