Diktatör için ‘milleti’ kullanışlı hıyardır

Mehmet Barlas, Türk toplumunun “hin“leri arasında, yeri doldurulamaz bir hindir. Kendisi, 1980’den beri gelip gitmiş bütün muktedirlerin yanak okşayıcısı ve buna ek olarak, iktidarların hınk deyicisi, tescilli, değişmez baş yazar, Recebin de “abi“ dediği tek adamdır.

 Receb’in yanak okşayıcısı olarak, AKP görgüsüzlüğünün şanına uygun, İstanbul’da, boğaz sularını yukarda gören Otağtepe’ye kondurulmuş bir villada oturmaktadır, Barlas.

İşte bu büyük “Türk şahsiyeti“, geçenlerde verdiği bir demeçte, “Erdoğan, Atatürk’ten de büyüktür“ diyordu.

Ancak, bu kıyas boy-bos, gövdenin eni, boyu ile ilgili değildi. Söz konusu olan, diktatörün hüküm çapıydı. Barla şöyle diyordu:

“Erdoğan’dan güçlüsü yok. Hem Cumhurbaşkanı, hem parti başkanı. Her şeyin başkanı yani. Tek adam. Siyaseten, hem de fiilen tek adam. Atatürk’ten de güçlü.“

Barlas doğruyu söylüyordu. Erdoğan, gelmiş geçmiş en büyük diktatördü. Atatürk’ün bile yetkileri ve hükümranlık alanı bu denli yaygın, geniş değildi. Atatürk’ün yanında bir hükümet vardı. Kararlar alan, kanunlar çıkaran ve bütçeyi onaylayan işlevsel bir parlamento vardı. Yolsuzluk, hırsızlıkların üstüne giden adliye vardı. Bahriye Vekili (Bakan) İhsan bey 1928 yılında rüşvetçilikten mahkum oldu.

Ama Erdoğan, Atatürk’ten de büyük bir hükümle ortaya serilen dolar dolu odaları, dolar fışkıran ayakkabı kutularını, para sayma makinelerini iftira ilan ediyor, bunları ortaya çıkaranları cezalandırarak olayı kapatıyordu.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ise dün, İstanbul seçimini söz konusu ederek, bir körlük ve balık hafızalı halleri sergileyerek “rantçı çevresi Erdoğan’ı bu noktaya getirdi“ diyordu.

Oysa hayır. “Annesinin evde ısıttığı küflü simitleri, taze diye sokaklarda satan“ kalpazan çocuktan, diktatör yaratma süreci, 2006 Newrozunda başlıyordu. Erdoğan “çocuklarımızı öldürmeyin“ diyerek sokağa çıkan Kürtler tehdit ettikten bir sün sonra, Amed, Batman ve Van sokaklarından çoğu çocuk, 12 ceset toplanıyordu. CHP ve genelde Türk kamuoyu, tepkisizlikle cinayetlere ortak oluyordu.

Diktatörlüğün evrimi ise 2014 yılının 6-8 Ekimi’dir. Kürtler, Türk anayasasının sağladığı gösteri hakkını kullanıp sokağa çıkmış, ama ülke boyutunda üniformalı polis ile para-militer güçlerin saldırısına uğramış, katiller 50 can almışlardı.

Kürdistan’ın üçte biri insanların başına yıkılırken Türk kamuoyu vicdanı, “Kürtler bıçak altında, bırakın ölsünler“ onaylamasındaydı.

Diktatörlüğün bu kanlı eli, bir süre sonra, CHP’nin katkısı ile Kürt siyasetçilere uzanıyor, seçilmişliklerin dokunulmazlığı kaldırılıyordu. Kürtlerin, Türk anayasası ve yasalarına uygun olarak seçtikler lider (Selahattin Demirtaş) ve yakın çalışma arkadaşlarıyla, seçilmiş belediyeciler zindanlara sürükleniyordu.

Oysa bu, Türk tipi demokrasinin başlıca dayanağı olan seçimin katliydi. Ve Kürtlerin dışındaki kamuoyu, duyarsızdı. İsimleri tek tek sayılacak sayıdaki aydın ve yazarların dışında, bir tek kitlesel tepki olmadı, Türk kamu vicdanında.

Türk-İslam Faşizmi böyle kurumlaştı. Ama her şey sırayla idi. Hitler rejimi de başlangıçta sadece Yahudilere saldırmıştı. Sonra, susarak onay verenlere sıra geldi.

İslamo Faşizm, şimdi CHP kapılarında…

Ama artık kalıcıdır, diktatörlük. Şimdilik adliyeyi kullanıyor. Sıkıştığı an, ordu ve polis ile MİT’i öne sürecek, “vaziyete el koydum“ diyebilecektir. Ne de olsa, utanma duygusu hiç yok, vicdan ölü, Allah korkusu başka seyyarede, çıkar hesapları ise uzun vadeli.

Çünkü, 1150 odalı saray, kısa vadeli hesaplarla inşa edilmeli. Osmanlı köşkleri boşuna dayanıp döşenmedi.

Üstelik Okluk koyu dümdüz edilerek, 300 odalı yazlık saray inşa edilmedi. Sarayın sahiline de, başkaları bassın, kendisi mahrum, mahzun baksın diye ta Basra körfezinden Altuni kumlar getirilip serilmedi. Ahlat’daki Sarayın ise henüz temeli bile atılmadı.

Her şey şahsa özeldir, diktatörlükte. Saraylar, köşkler, yazlıklar, hatta kumsallar bile…

“Millet“ mi? Bütün diktatörlerin “milleti“ vardır. Hepsi millet, kullanışlı hıyardır niyetine vatan, millet, bayrak, kan, ölüm, şehitlik kavramlarının serpildiği nutuklarla güdülüp soyulan ve sırtına binilen…

Mesela, Erdoğan’ın “millet“i, İstanbul seçimi rezalet ile sefaletini beka meselesi sanıyor.

Oysa olayın altındaki sefalet ile rezaletini ve işin gerçeğini, NewYork Times gazetesi yazıyordu:

“Siyasetin üssü ve arka bahçesi olmasının yanı sıra, ailesi ve yakın çevresi için zenginlik ve prestij kaynağı olan İstanbul’un kaybı, (Erdoğan için) özellikle acı vericiydi…“

Gerçek Amerikan gazetesinin yazdığı gibidir. Aile ve yakın çevrenin çıkarı, her şeyin üstündedir, yani.

 

Ahmet Kahraman

Yeni Özgür Politika